Hukuk ve Adalet üzerine röportaj – 11/09/2012

Kanunlar, adliyeler ve bir bütün olarak hukuk düzeni adaleti sağlamak için değil; adaletsizliklerin üstünü örtmek ve adalet taleplerini bastırmak için kurulmuş bir mekanizmanın parçalarıdır.

Haksızlıklara karşı çıkmanın bedeli her zaman ağır, daha yaşanası bir dünya isteği hep yöneticilerin “adalet” mekanizmalarında mahkûm olmuştur. Kanunları da istediği şekilde değiştiren bu “adalet sağlayıcıları” insanları önce karakollara sonra da hapishanelere kapatarak kendi iktidarlarını sağlama almaya çalışmışlardır.

Kapitalizmin yeni bir evreye girdiği günümüzde bir dizi ekonomik sebepten ötürü, başta Avrupa Birliği gibi uluslararası “kriterler” uygulanmaya sokulmak istense de geleneği İttihat ve Terakki’ye dayanan, Cumhuriyet sonrasında her 10 yılda bir darbeler düzenine alışkın olan yönetim, şimdilerde iktidarının sarsılması tehdidiyle iyice paranoyaklaşmış, topluma uyguladığı baskı ve şiddet politikasını daha da arttırarak, 12 Eylül Darbesi rakamlarını çok çok aşan sayıda kişiyi duvarlar ardına kapatmıştır. En temel hak ve özgürlükleri için mücadele edenleri, topraklarına sularına sahip çıkan yaşam savunucularını biber gazlarıyla öldürerek “demokrasicilik” oyununu oynamayı sürdürmektedir.

Örneğini en son 1 Mayıs tutuklamaları ile göreceğimiz bu baskı ortamı ile neyin amaçlandığını konuşmak üzere, hem bu davanın avukatlarından hem de yaşadığımız topraklarda son 30 yıldır süren savaşa dair en ciddi karşı duruşlardan olan vicdani retçilerin de avukatlığını yapan Davut Erkan’a yöneltiyoruz sorularımızı.

 MAHKEMELERDEN BEKLENEBİLECEK SON ŞEY: ADALET

Meydan: Merhaba. Öncelikli olarak, sizin her gün görev yaptığınız İstanbul Adalet Sarayı için Avrupa’nın en büyük adalet sarayı dendiğini dikkate alırsak Türkiye’de gerçekten adalet var diyebilir misiniz?

Av. Davut Erkan: Merhaba. Eğer bu soruya içerisinde bulunduğumuz adalet sarayları bağlamında cevap verecek olursak; kanunlar, adliyeler ve bir bütün olarak hukuk düzeni adaleti sağlamak için değil, adaletsizliklerin üstünü örtmek ve adalet taleplerini,bastırmak için kurulmuş bir mekanizmanın parçalarıdır. Bu nedenle mahkemelerden beklenebilecek son şey bence adalet olur.

Ceza Mahkemeleri kural olarak maddi gerçeği ortaya çıkarmak ve kanunları bu maddi gerçeğe uygulamakla yükümlüdür. Ancak özellikle siyasi angajmanı açık olan “özel görevli-özel yetkili” mahkemelerde maddi gerçeklerin açığa çıkartılması bir yana çoğu kez gerçeklerin yargı organları eliyle çarpıtıldığını ve bu yolla muhaliflerin bastırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bu anlamda adaletin varlığından söz etmek mümkün değil.

Meydan: 1886’dan bu yana birlik ve mücadele günü olan 1 Mayıs yürüyüşüne katıldığı için bir çok anarşist, üyesi olduğu derneklere, kolektif mekanlara ve bireylerin evlerine eş zamanlı baskınlar yapılarak gözaltına alındı. Kamuoyunu ikna edebilmek için anarşistlerin meşru faaliyetleri medyada birer “terör” suçu olarak yansıtıldı. 3 günlük gözaltı süreci sonucunda savcılık tarafından 9 anarşist tutuklanarak cezaevine kondu. Bir hafta sonra ikinci gözaltı dalgasında evlere yapılan baskınlarda 5 anarşist daha tutuklandı. Siz bu süreçte gözaltına alınan ve tutuklanan anarşistlerin avukatı olarak bu operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erkan: Son zamanlarda toplumda yükselen bir anarşizm gerçekliği var. Yıllardır bu coğrafyada sürmekte olan savaşın durdurulması noktasında vicdani ret hareketini örmeye çalışan, HES, nükleer ve benzeri ekolojik yıkımlarla talan edilen toprağı, suyu ve yaşamı savunan, insan haklarından hayvan haklarına yeryüzü için mücadele veren; cinsiyetçi, eril kültüre karşı çıkan ve tüm ezilenlerle dayanışma ağlarını büyütmeye çalışan bir anarşizm gerçekliği. İşte bu gerçeklik iktidarın statükosunu sarsma noktasında bir tehdit unsuru oluşturmakta ki devlet yüzünü bu sefer de anarşistlere çevirdi. Bu nedenle 1 Mayısa katıldıkları gerekçesiyle 60 civarında kişi gözaltına alındı. Devlet bu olayda da bir örgüt peşindeydi ve bu dosyada da anarşistleri yargılamak isterken tüm bu kişileri tek bir çatı altında düşünmüş olmalı. Oysa anarşizm, sosyalist gruplarda olduğu gibi farklı anlayışlarda hareket eden, devletin alıştığının aksine sosyalizmden farklı olarak dikey değil yatay örgütlenen, böyle olunca da ortada bir hiyerarşi yani yöneten ve yönetilen ilişkisi barındırmadığından,” anarşist bir örgüt” yaratma adına bir ucube soruşturma ortaya çıkarıldı savcılık tarafından.

Dava dosyası tamamen 1 Mayıs günü bankalara ve özel şirketlere anarşistler tarafından verilen zararın bir intikamının alınması biçiminde sürdürüldü. Sorgulamada sorulan sorular, o gün orda olan kişileri belirlemeden çok, anarşizm fikriyatına mensup olan bu kişilerin diğer tüm faaliyetlerinin de sorgulanması, kişilerin suçlanması haline döndü. Delil olarak kabul edilmesi mümkün olmayan, teknik takiple elde edilmiş telefon konuşmaları ile anarşistler, düşüncelerinden dolayı suçlandı ve kamuoyunu rahatlatmaya yönelik olarak gözaltına alınan 60 civarı kişiden 15’i tutuklandı.

Meydan: Torba bir operasyonla anarşist düşünceyi ve birçok anarşisti yargılamaya çalışan zihniyet sizce bu dosyadan ne çıkartabilir? Yaşadığımız coğrafyadaki anarşist hareketi nasıl etkiler?

Erkan: Özel yargılama usulleri ile ve düşman Ceza Hukuku mantığıyla yapılan bir soruşturma olsa da hukuki anlamda bu davadan bir terör örgütü yaratılması imkânsızdır. Zaten tutuklanan kişiler yalnızca kamu malına zarar vermek ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etmek şüphelisi olarak tutuklandılar. Anarşist hareket bu topraklarda daha önce böylesi bir operasyonla karşı karşıya kalmamıştı. Anarşizm içerisindeki çeşitlilik de göz önüne alındığında bazı kırılmalar yaşanması muhtemeldir. Ancak genel olarak hak ve özgürlük mücadelesi veren insanlar, karşılarında devletin tahakküm mekanizmasını bulacaklarını bilmektedirler. Tam da karşına aldığın bir şeyi karşında bulmak sürpriz olmasa gerek.

Son zamanlarda toplumda yükselen bir anarşizm gerçekliği var. Yıllardır bu coğrafyada sürmekte olan savaşın durdurulması noktasında vicdani ret hareketini örmeye çalışan, HES, nükleer ve benzeri ekolojik yıkımlarla talan edilen toprağı, suyu ve yaşamı savunan, insan haklarından hayvan haklarına yeryüzü için mücadele veren; cinsiyetçi, eril kültüre karşı çıkan ve tüm ezilenlerle dayanışma ağlarını büyütmeye çalışan bir anarşizm gerçekliği. İşte bu gerçeklik iktidarın statükosunu sarsma noktasında bir tehdit unsuru oluşturmakta ki devlet yüzünü bu sefer de anarşistlere çevirdi. Bu nedenle 1 Mayısa katıldıkları gerekçesiyle 60 civarında kişi gözaltına alındı. Devlet bu olayda da bir örgüt peşindeydi ve bu dosyada da anarşistleri yargılamak isterken tüm bu kişileri tek bir çatı altında düşünmüş olmalı. Oysa anarşizm, sosyalist gruplarda olduğu gibi farklı anlayışlarda hareket eden, devletin alıştığının aksine sosyalizmden farklı olarak dikey değil yatay örgütlenen, böyle olunca da ortada bir hiyerarşi yani yöneten ve yönetilen ilişkisi barındırmadığından,” anarşist bir örgüt” yaratma adına bir ucube soruşturma ortaya çıkarıldı savcılık tarafından.

Meydan: Tutuklu 15 anarşistin son durumlarına ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

Erkan: 1 Mayıs’a katıldığı için onlarca kişi sabahın 5’inde evleri basılarak gözaltına alındı ve bunlardan 15 kişi halen tutuklu. Somut delillere dayanmayan birçok dosyada olduğu gibi bu dosyada da gözaltındaki birkaç kişi korkutularak, baskı ile hem kendilerini ve hem de tanımadıkları kişileri suçlayan ifadelere imza atmaları sağlanmış. Bu gerçekdışı ve hukuka aykırı ifadelere dayanılarak aylardır cezaevinde tutuluyorlar ve daha ne kadar tutulacakları da belli değil.

Özgürlüğünden yoksun bırakılmış birinin içinde bulunabileceği durum malum. Özellikle davanın ne zaman açılacağına ilişkin belirsizlik ciddi anlamda rahatsızlık yaratıyor. Sağlık problemleri olan tutuklular, eğitimine devam edemeyen veya tutukluluğu dolayısıyla aileleri zor durumda kalan kişiler var. Bunun ötesinde bir moral bozukluğu yok gözlemlediğim kadarıyla.

Meydan: Sıkıyönetim Mahkemeleri, ÖYM, DGM… Tüm bu özel yargılama sistemleri neyi hedefliyor? Neden Ceza Mahkemeleri’nin dışında bu tür mahkemeler kuruluyor?

Erkan: Özel Yetkili Mahkemeler, siyasal muhaliflerin diğer vatandaşlardan ayrı yargılama rejimlerine tabi olması amacıyla kurulan mahkemelerdir. Bu mahkemelerde esas olan hukuk değil, cezalandırmadır. Bu anlamda da yargılamalar göstermeliktir. Ceza Hukuku’nun en temel ilkeleri dahi bu mahkemelerde geçmez. Ceza Hukuku’nda kişileri cezalandırmak için yasalara göre suç teşkil eden bir eylemlerinin ispatlanması gerekirken “Özel” Mahkemeler’de kişilerin düşünceleri ve siyasal aidiyetleri delil olarak gösterilerek, çoğunlukla örgüt üyeliğinden cezalar verilmektedir. Hiçbir şiddet eylemine katılmamış, suç sayılan hiçbir eylemi olmayan bir kişi, salt silahlı bir örgütün programında yer alan düşünceleri paylaştığı için o örgütün üyesi olmakla suçlanabiliyor ve ceza alabiliyor örneğin. Örneğin silahlı örgüt anadilde eğitim istediğinde, anadilde eğitim isteyen herkes örgüt üyesi olmakla suçlanabiliyor.

Bu kapsamda baktığımızda “Özel” Mahkemeler; muhalefeti yok etmek, toplumu tek tip insancıklardan oluşan homojen ve itaatkâr bir kitleye çevirmek için kurgulanmış mekanizmalardır.

Meydan: Uygulamaya sokulan yargı paketleri sonrasında kişilerin adil yargılanma hakları ile ilgili ne tür gelişmeler oldu?

Erkan: Yargı paketleri adil yargılanma hakkının tesisinden çok İnsan Hakları Mahkemesin’den verilen ihlal kararlarını engellemek; hükümetin işine gelmeyen bazı kanunları çaktırmadan değiştirmek gibi amaçlarla gerçekleştirilen değişikliklerdi. Uygulamada yaşanan bazı hukuksuzluklar bu yargı paketleri ile hukuk koruması altına alındı. Bazı değişikliklerse, toplumun gazını alamaya yönelik, göstermelik, içi boş değişikliklerden ibaret. Adil yargılanma konusunda görüntüden başka bir değişiklik yok. Mesela tutuklamalar aynen devam ediyor, tek fark tutuklama gerekçesine birkaç cümle daha eklenmesi.

Meydan: Kamuoyunda bazı kesimler tarafından çok sıkıntı yaratan bir uygulamada yargı paketiyle birlikte eski ülkücü katillerin salıverilmesi oldu. Ancak halen 12 Eylül mahkemelerinde yargılanıp mahkûm olmuş sol görüşlü birçok kişi cezaevinde. Bu uygulamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erkan: Torba yasalar/paketler, değişik hesaplarla yapılan birçok yasa değişikliğinin gizlenerek toplumdan kaçırılması için kullanılıyor. Cinayetten mahkûm ülkücülerin affına yönelik bu değişiklik de itiraf edildiği üzere, özel olarak yerleştirilmiş bir hükmün sonucuydu. Bunun altında yatan ise siyasal iktidarın milliyetçi kesimle uzlaşmasıdır.

Meydan: Eskiden polis “biz yakalıyoruz, mahkemeler bırakıyor” deyip yakaladığı kimselere cezasını kendisi vermeye çalışırdı. İşkence, gözaltında kayıplar hep bu algının bir ürünü. Şimdi işkence bitti deniyor. Ama cezaevlerine baktığımızda henüz suçu sabit olmayan binlerce kişi tutuklu. Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Erkan: Türk mahkemelerinde tutuklama adeta bir peşin cezalandırma işlevi görüyor. Bir kişinin suç işlediği adil bir yargılama ve kesin delillerle sabit olmamış olsa dahi suç işlediğinden şüphe duyulan kişiler tutuklanıyor ve uzun süre mahkeme önüne çıkarılmayı bekliyorlar. Eski işkence yöntemleri daha çok kişiye yönelik, toplumun gözünden kısmen uzakta uygulanıyordu. Ancak şimdi tutuklamalar hukuk kılıfı altında, toplumu hizaya getirmek için kullanılan farklı bir işkence çeşidi olarak uygulanıyor. Kişi aleyhine hiçbir delil olmaksızın operasyonlar yapılıp onlarca kişi gözaltına alınıyor, daha sonra bu kişilerin aleyhine deliller elde edilmeye çalışılıyor. Esasen birçok dosyada deliller kişilerin ev aramalarından ve yasal siyasal etkinliklerinden ibaret oluyor. Buna rağmen iddianamenin hazırlanması ortalama 5-6 ayı buluyor. Mahkemeler de 2-3 ay sonraya duruşma günü verdiğinde toplam süre 7-9 ay gibi bir süreye tekabül ediyor. Ceza yargılamasında aslolan tutuksuz yargılama ve tutuklama istisnai bir hal olmasına rağmen, Özel Mahkemeler’de tutuksuz yargılama istisna haline gelmiş bulunmakta.

Meydan: Ergenekon, Balyoz, KCK gibi kamuoyunun dikkatle takip ettiği davalar var. Bu davaların gerçekten suçluları cezalandırmak amaçlı olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu davalar üzerinden belli fikirler yargılanmak mı isteniyor?

Erkan: Ergenekon ve Balyoz gibi davalar ile KCK davalarını ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. KCK davaları öncelikle Kürt siyasal hareketini ve nihayet tüm toplumsal muhalefeti susturmak, etkisiz kılmak ve cezaevlerine tıkmak için geliştirilmiş bir proje. Bu davalarda kişiler değil, bir halk ve o halkın siyasal temsilcisi olan bir parti yargılanmakta. Bu davada yargılanan kişilere isnat edilen fiillerin büyük bir çoğunluğunu parti faaliyetleri oluşturuyor. Parti kapatmanın çözüm olmadığını anlayan siyasal iktidar, bunun yerine o partinin tüm üyelerini cezaevine atarak, o partiyi işlemez hale getiriyor. Aynı zamanda bu davalarla bir korku iklimi yaratılarak, toplumun pasifize edilmesi amaçlanıyor.

Ergenekon ve Balyoz davaları ise şimdiye kadar devlet nezdinde meşru iktidar odakları olan bazı kesimlerin ,bugünün siyasal iktidarı ile çatışmalarından doğan davalardır. Bu davalar her ne kadar darbe karşıtlığı üzerinden kurgulanmakta ise de bu operasyonların mimarlarına bakıldığında, bir başka darbeci-tahakkümcü geleneğin oluşturulmasının esas amaç olduğu kendini ele veriyor. Burada ceza hukuku anlamında bir yargılamadan ziyade çeteler arasındaki bir hesaplaşmadan bahsetmek daha doğru olacaktır.

Meydan: Birçok gazetecinin de tutuklandığı, halkın haber alma hakkının bile olmadığı günümüzde bu toplumsal dinamikler sizce ne yapmalı?

Erkan: Hak ve özgürlükler mücadelesi kaçınılmaz olarak, o hak ve özgürlükleri gasp eden statüko ile karşı karşıya gelmeyi gerektiriyor. Özellikle muhalefetin kendisini biraz gösterdiği dönemlerde tahammülsüzlük had safhaya çıkıyor ve hukuk dışı yöntemlerle muhalefet bastırılmaya çalışılıyor. Bu bağlamda, yöntemi ne olursa olsun her türlü mücadele devletin gözünde “terör” faaliyeti olarak lanse ediliyor. Bu lansmanı sağlayan en önemli güç tabii ki medya. Özgür medya da hapishanelere tıkılınca toplum, sağır edici tek tip bir propagandaya maruz kalıyor.

Meşru hakların savunulması elbette yine meşruiyetini haklılığından alan vasıtalarla olacaktır. Yöntem meselesi ise şüphesiz somut durumun ve öznelerin belirleyeceği bir meseledir. Ancak her halükarda gerekli olan, toplumsal dinamikler arası dayanışma ağlarının örülmesidir. Aksi takdirde hak ve özgürlük mücadelesi statükonun karşısında ezilecektir.

MEYDAN: Görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

 

 Bu röportaj Meydan Gazetesi’nin 2. sayısında yayımlanmıştır.